24 Ekim 2016 Pazartesi

Bunun Adı Gitmek Değil..






















Hatırlar mısın küçükken de kaçıp kaçıp sana gelirdim. Sürekli kitaplığını karıştırır her bişeyden konuşurduk uzun uzun. Alay ederdin ya benimle deniz pırpırlak diye...

Sanki bir dalım kırık gibi hissediyorum günlerdir. Şimdi bunu neden burda yazıyorsun diyeceksin gel bana anlat diyeceksin onu da biliyorum ama paylaştıkça acısı azalırmış ya hani insanın, bir ümit işte...
Ben gittiğine inanmak istemiyorum ve inanmayacağım da. Uzaktasın, bir daha göremeyeceğim, konuşup dertleşemeyeceğiz evet ama ordasın, varsın...
Okul çıkışları dükkana gelirdim sen anlatırdın ben çay koyardım. Konuşurduk  uzun uzun... Belki inanmazsın ama hepsi aklımın bir köşesinde. Ben seninle konuşmaya devam edeceğim. Dinlersin biliyorum...
Beni hiç ayırmadın üç kızından, küçük kızım derdin. Ha birde cadı. Bunu unutmamak lazım.
Şimdi atölyede kıkırdaşırsak '' Biraz ciddi olun ciddi'' dediğin gelecek aklımıza, Balım'a seslenirken ' arıların dışkısı' demek gelecek içimizden...
Beraber yaptığımız çerçeveler hala odamın duvarında. Bana küçükken aldığın örgü şapkayı saklıyordum ama şimdi daha bir özenle saklayacağım.
İnsan böyle zamanlarda birlikte yaşadığı tüm anıları anımsıyor. Tekrar yaşıyor ve daha kıymetli oluyor. Diyeceksin ki ''Cimcime ben varken kıymetsiz miydi'' Hayır elbette kıymetsiz değildi. Bundan önce de aynıydı her şey. Hem hiç bir şey değişmedi değişmeyecek.
Sen bana gidişinle bile o kadar çok şey öğrettin ki. İnsanların gerçek yüzünü, nasıl düğün evi tefçisi ölüm evi yasçısı olduklarını, insan biriktirmenin önemini, karakterli yaşamayı, daha bir sürü şey...
Şimdi akşamüstü çayları öksüz kalacak, sohbetler buruk... Nasıl da dev bir dağmışsın gidişin hepimizi yaktı, yıktı...
İnternette hep senin gidişinin haberi, gazeteler seni yazıyor, insanlar seni soruyor, seni konuşuyor.
Gitmedin ki bilmiyorlar...
Sen sığındığım bir limandın, öyle kalacaksın. Sen yine bana facebooktan komik videolar bulup izleteceksin, haberleri okuyup sinirleneceksin, kızacaksın sonra bana hadi bi çay koy da içelim diyeceksin, anılarını anlatacaksın, sohbet sohbeti açacak kız cimcime ne zaman evleniyorsun diyeceksin...
İçim taşıyor, gücüm hiç bir şeye yetmiyor..
Hep ordasın...
Yaradanın merhameti üzerinde olsun.
Dualarımdasın.
Işıklar yoldaşın olsun...

2 Eylül 2016 Cuma

YÜK

Yoruldum gitmelerden.
Geri gelmelerden,
Geri gelememelerden.

Omuzlarım ağırlaştı nicedir.
Yüklerimi öksüz bırakmak isterdim oysa.
Ama kıyamamak duygusudur beni tutan.
Kıyılan ben olmalıyım,
Öyle gördük babadan.


Ah benim sızılı kalbim.
Ah benim anaç kalbim.
Neden anlamazsın,
Yalnızsın.
Sen bırak artık onlar sana yuva yapsın.
Sevgiye aç gönlünü.
Nefrete bürüme artık.
Öksüz bırak kötü olan ne varsa.
Bu günah senin değil inanma onlara.

30 Ağustos 2016 Salı

Ilık

Ben seni bir akşamüstü ılıklığıyla sevdim.
Rutin, tanıdık ve huzurlu...
Ilık sevdim ben seni.
Ilık bir çay, ılık bir su, ılık bir aşk...
Akşamüstlerinin o tanıdık bir ılıklığı vardır ya hani o bana seni hatırlatır hep.
Akşam yemeği havasının o ılık kokusu.
Akşam haberlerinin rutinliği ve huzuru.
İşte öyle rutin, öyle tanıdık, öyle ılık...
İlk günden beri...
Benim kalbim hep ılıktı.
Peki senin kalbin nasıl bu kadar soğuk?

10 Temmuz 2016 Pazar

DURAK

Beklemediğim durak kalmadı bu şehirde.
Binilmedik dolmuş bırakmadım.
Koşar adımlarla bitirdim sokakları.
Kulaç ata ata iteledim suları.
Soluk soluğa...

Bindiğim hiç bir dolmuş beni hayallerime götürmüyor.
Vardığım yer hep hayal kırıklığı.
Ben mecburi yolculuklar yolcusuyum.
Tüm haksızlıkların solcusu...
Tüm aşkların...


Başlangıçların ve bitişlerin hep aynı mı olması gerekir?
Bugün bir dolmuşa binsem götürür mü beni çocukluğuma?


Eskiden insanlar acıkınca yemek yer,
Susayınca su içermiş.
Dolmuşlar dolunca kalkar,
İlişkiler aşık olunca başlarmış.

Peki şimdi neden acıkmadan yiyor,
Susamadan su içiyoruz?
Dolmuşlar daha dolmadan kalkıyor artık.
İnsanlar sevmeden sevişiyor şu günlerde...

Doğru olanı mı bulmaya çalışıyoruz deneye deneye.
Benim doğrum seni ne ilgilendirir ki sahi?
Haydi toparlanında dolmayan dolmuşlara,
Aşksız ilişkilere,
Bitmeyen bencilliğimize kül olalım.

Beliriyorum!

Beliriyorum.
Hayır, hayır delirmiyorum sadece beliriyorum. Farkediliyorum da denebilir.
Deliyken ben, tanımazlardı beni. Oysa şimdi belirginim.
Ele avuca geliyorum artık ama bir tek kendime gelemiyorum.
Hala sorular var cevapsız.
Aklım bir sebze çorbası karışıklığında.
Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, ne biliyor veya bilmiyorum. Bilmiyorum.
Karmakarışık sebze çorbalarını da hiç sevmem zaten.
Ne olurdu sade ve akıcı bir aklım olaydı?
Her şeyi düşünmek bana mı kaldı?

11 Haziran 2016 Cumartesi

İçses

Son zamanlarda cümleye nasıl başlasam diye düşünmekten yazı yazmayı unutur hale geldim. Gerçi ne yazacağımı da bilmiyorum ama neyse. Ne yazacağım, neyi, nasıl, hangi lisanda yazacağım ve yazdığımı kim anlayacak…
Başlangıçlar zorluyor beni. Ya gelişme bölümünde kalayım hep ya da sonları yaşayayım. Alışmışım bir kere…
Çok başlangıç gördüm, çok bitiş, çok yarım kalış…
Gördüklerim yetmez mi hayatın acımasızlığını anlamaya, bence fazla bile geldi.  Ama kime anlatıyorum… Bitenlerden değil de başlatamadıklarımdan yana çok buruğum. İsteksizim daha fazlasına. Yorgunum biraz da. Böyle anlatınca sanki 25 yaşında değil de 55 yaşında sandın değil mi? Yok arkadaşım sadece 25 yaşındayım, sadece 25…
Mesela insanların kalpsizliğini gördüm, aynı kalp hepimizde varken hepimizde aynıyken damar sayıları bile farksızken nasıl olur da bunca kalpsizlik olur. Her şey bu kadar aynıyken nasıl bu kadar farklı olur. Sorgulamaktan yorgun düşüp başka bir uykuya teslim olmadan yazıyorum bunları. İnsan sorguladıkça inanma duygusunu kaybediyor. İnançsızlık bir insanın yaşayabileceği en vasat duygu… Ben yeterince yaşadığımı düşünüyorum, siz yaşamayın.
 Adaletsizliği gördüm örneğin…
Kıytırık bir şehirde kıytırık bir şehirlerarası otobüsünde, kıytırık bir çöp kutusunun yanında bir hayat gördüm geçenlerde… Yanından geçerken nefesimizi tuttuğumuz hani…  Orda bir hayat vardı işte, gencecik bir hayat, başlamadan bitmiş. Kırmızı ışıkta yaşıtları lüks otomobilleriyle yanında durdular ve o genç hayat çöpten bulduğu ekmek ve mısır tanelerini yemeye çalışıyordu. Başını kaldırıp baktığında gözlerinde gördüm, utancı, korkuyu, kini, nefreti, mutsuzlukla karışık umudu… Açlığı…
Ne kadar farkındayız etrafımızda olup bitenlerin, ne kadarını görüyoruz, ne kadarına sırtımızı dönüyoruz…
Benim annem beni 4 yıldır aramaz, özlemezken, yavrusu ölmüş bir kara kedinin ölen bebeğinin başında günlerce beklediğini gördüm ben.
Çocukken kurduğumuz hayallerin aslında birer yalan olduğunu, yalanın canımı nasıl acıttığını ama onları zerrece utandırmadığını gördüm.
Tek hayali anne olmak olan kadınların ömür boyu anne olmaktan vazgeçtiğini vazgeçirildiğini gördüm. Sevdiği adama sarılmak varken tabutuna sarılan nice kadınlar gördüm.  Kalbi yarım bırakılmış kadınlar… Babasının kokusunu bilmeyen çocuklar…
İnsanoğlunun her bir şeye çare bulduğunu gördüm de çocukların ölümüne çare bulduklarını göremedim. Hiç çocuk olmamış gibi acımasız olmalarına anlam veremedim. Balonları kaçtığında hiç mi ağlamadı onlar? Dizlerinde yara izleri yok mu? Hiç mi toprakta yalınayak yürümediler? Biri bana bir cevap versin…
Hayat bu mu gerçekten? Bu kadar mı görüp görebileceğimiz? Acı ve umut…
Aklı başında bir insanın bunu tereddütsüzce kabul etmesi size de saçma gelmiyor mu? Bir gün biteceğini bile bile ısrarla yaşamaya çalışıyoruz. Üzülerek hemde. Belki de her gün ağlayarak…
Her gün ateşe uyanıyoruz her gün ölüme yatıyoruz. Her gün yanıyoruz. Her gün ölüyoruz. İçimizden biri ölümsüzlüğü bulmaya mı çalışıyor ki bu kadar hevesliyiz. Bu kadar umutlu…
Onca çocuk ölürken kurşunların altında, onca hayvan acı çekerken insanların taş kalpleri, doymak bilmeyen mideleri yüzünden, doğa her gün biz biraz daha küserken sahiden siz hevesle ve umutla mı yaşıyorsunuz?
Hala anne olma hayalleri kuranlar var aramızda biliyorum. Merak etmeyin anne olmayınca yarım kadın falan olmuyorsunuz. Bu acımasız insanlığa acı çekecek bir insan evladı daha getirmemek bence en büyük annelik. Eğer bencilliğinizi durdurabilirseniz anne olma fikrini bir kere daha düşünün derim, anne olmayı her şeyden çok isteyen biri olarak…
Hepimizin hayatı sonumuzu beklemekle ve acı çekmekle geçiyor. Dahası yok… Var mı?



12 Mayıs 2016 Perşembe

Gibi bi'şey

Eğer bir dilek hakkım olsaydı hastalıkların ve duyguların elle tutulabilen şeyler olmasını dilerdim.
Çünkü o zaman ağır, uzun ve tatsız uykularımı büyük bir çöp torbasına koyar atardım şehrin en uzak çöplüğüne…
İnsanların içinde ki o nedeni belli olmayan kini ve öfkeyi şöyle bir toparlar ateşe verirdim.
Yanıp kül olmasını keyifle kahvemi yudumlayarak izlerdim.
Paniğimi, umutsuzluğumu, kaygılarımı alıp karşıma konuşurdum.
Medeni bir ayrılık teklif ederdim onlara. Nafakasız, bedelsiz.
Umutlarımı, sakinliğimi ve mutluluğumun velayetini alır, sonsuza dek birlikte yaşardım onlarla.
Mesela şu baş edemediğim kaygı bozukluğumu tamirciye bırakıp ‘’al kardeşim şunu hallet neyse parası veririz’’ der, gücün bende (yani parada) olduğunu kanıtlar ve sağlam bir kaygı duygusu talep ederdim.
Beynimi kemiren ölüm düşüncesini 180 km hızla giden bir arabanın arka kapısından yola fırlatırdım hiç acımadan.
Panik atağımı en uzak denizlere atar ve seslenirdim ‘’ sen mi büyüksün ben mi koçuuuum’’!
Alınganlığımı eskiciye birkaç renkli kova karşılığında satardım. Al abi hayrını gör!
Mememden gelen sütü annesiz bebeklere içirir ve karınlarına dokunup doyup doymadıklarına bakardım.
Mutluluklarımı vadesiz hesabıma atar, yıllar sonra bana kazandıracaklarını düşünür ve keyifle kahkaha atardım.
İlaç kutularını dev bir geri dönüşüm makinasına atardım ve makine bana ilaç kutularının imhasından elde edilen cicili bicili bir çanta verirdi. ( öyle bir makine varmış masuscuktan)
İnsanların mutsuzluklarını kirazdan bir küpe yapar takardım kulağıma.
Sonra da yerdim onları.
Çekirdeğini de yutardım ki midemde kiraz ağacı yeşersin.
Ama mutlu bir kiraz ağacı…
Sonra kulaklarımdan çıkan dallardan kırmızı kırmızı sarkan mutlu kirazları çocuklara dağıtırdım.
‘’ Al bakalım kara çocuk, küçük mutlu kıpkırmızı bir kiraz… Çekirdeğini yutmayı unutma!’’
Ve böylelikle mutluluk dağıtılabilir bir şey olurdu, elden ele…

10 Mayıs 2016 Salı

-SON-

Kimseye bir şey anlatma derdinde değilim artık.
En güzel göründüğüm elbisemle gömün, ne diyeyim.
hepinizi sevdim.
kitaplarımı ve kıyafetlerimi kermese verin bir tek bunu istiyorum.
ona buna yoksula fakire değil yegane dostlarım hayvanlarıma verin.
ben yenildim.
siz yaşayın.

tek isteğim nerde yaralı bir hayvan görseniz ona ilaç olun merhem olun...
kedilerime iyi bakın, köpeklerimin ıslak burunlarından öpün.
mutluluğu öğretin onlara.

sizsiniz

Herkes yaptığıyla burda kalsın.
Kimlerin ne yaptığını saymayacağım.

Ama bilin ki hiçbir şeyi unutmadım.
Ve bilin ki ben sizden kaçıyorum.
Gözüm arkada değil.
Biliyorum, içinizdeki utançla gelen rahatlamayı…
Biliyorum, korkmayın.
Siz yapmanız gereken herşeyi yaptınız.
Sağolun.

Ama bilinsin.
Can parçam, abim!
Yürek sızım, annem!
Açık yaram, babam!

Her şey ama her şey sizin eseriniz.
Kız kardeşine sahip çıkmayan bir abi,
Sarıp sarmalamayan bir anne,
Onu kurtarmayan bir baba…

Küçüktüm ben.
Korumalıydınız beni.
Sahip çıkmalı,
Sevmeliydiniz.
Ben çok küçüktüm.


Ufacık dünyamda sizden başka hiçbir şeye ihtiyacım olmadı.
Her şeyin yokluğuna alıştım.
Sizin sevgisizliğinizden başka.

Anne olma hayalleri kuramadıysam,
Sebep sizsiniz.
Bağıra bağıra gidiyorum,
Sebep sizsiniz.
Beni kurtarın diye çığlık çığlığa gidiyorum.
Sebep sizsiniz.


Kimse sebep sanmasın kendini.
Ne bir aşk, ne bir vicdan azabı…
Ne geri dönülmez bir hata…
Hiçbir şey değil sebebim,
Ailemden başka.

Evet sizde kırdınız.
Ama sadece kırdınız ve geçti.
İzi bile yok, bitti.
Ve biliyorum ki sizin için akıttığım her gözyaşının acısını,
İntikamını alır yer yüzü…


Kimse üstüne alınmasın gidişimi.
Annem alınsın.
Babam alınsın.
Abim alınsın.

Yalnız bıraktınız evin küçük ve masum kızını.
Yalnız ve kimsesiz.
Kaç gece ağlayarak öptüm annemin ördüğü kazağı.
Babamın çoraplarını kaç kere öperek isyan ettim sevgisizliğine…
Ah! Abim…
Sen beni çok  üzdün, terinin kokusunda öldüğüm…

Beni yapayalnız bıraktınız.
Boğuldum yalnızlığımda.
Beni sizsiz,
Sevgisiz bıraktınız.

Sebep sizsiniz.
Çirkin bir kız çocuğuyum ben hala.
Burnumda sümükler.
Ellerim pis…
Sevmediniz…
Sebep sizsiniz.

Artık pelin diye bir yükün yok babacım…
Artık pelin yok…

Sebep sadece sizsiniz.

Üstümü örter misiniz?

Sarı süt

İlaçlar…
Konuşmakta zorluk çekiyorum.
Sorun çözemiyorum.
Odaklanamıyorum.
Ellerim titriyor.
Unutuyorum bir önceki cümleyi.
Hiçbir şeyi yoluna koyamıyorum.
Bağımlıyım.
Beyni uyuşmuş bir bağımlı.
Mememden süt geliyor hala.
İlacı keseli iki hafta oldu.
Ama hala süt var.
Zehir var hala.
Geçmişim akıyor damla damla.
Çocukluğum…
Ah!
Çocukluğum…
Ah!
Doğmayan çocuklarım…
Emziremediğim çocuklarım…

Affedin!

Uyuyamamak

Saçlarımın uzamasını bekleyemeyeceğim sanırım.
Eskiden daha hızlı uzardı sanki.
 Artık uzamıyor.
Belki orda uzar.
Dayım örer, önlüğümü giydirir, okula götürür beni.

Çok ses var.
Çok düşünce, çok cümle, sürekli konuşuyor.
Söyleyemediklerim olabilir mi bu beynimde sürekli dönenler?
Susmuyor ama.
Şarkı söylemiyor mesela.
Sürekli cümle kuruyor.
Konuşuyor.
Uyursam susar sanıyorum ama susmuyor.
Terliyorum.
Çok terliyorum.
Her gece sırılsıklam uyanıyorum.
Uyku dinlenmek değil midir?
Dinlenemiyorum.

Beynim uyumuyor.

tadı yok

Sona yaklaştığımı hissediyorum.
Gece ve gündüz artık farksız.
Yemek ya da aç kalmak.
Gülmek ya da ağlamak farksız.
Kahkahalarım tatsız.
Düşünmek istiyorum sadece.
Düşünmek iyi geliyor.
Geçmişi.
Çocukluğumu.

Umut gözlüklerimi takamıyorum artık.
Pembe olanları.
Tedaviyi reddetmekle aynı.
İlaçlarımı seviyorum ama.
Onlar güzel.
3 yılı geçti birlikteliğimiz.
Onlar olmasaydı herşey daha kötü olacaktı.
Onlarla da kötü aslında ama az kötü.
İnsanlar küçümsüyor.
Hasta diyorlar.
Ben hasta değilim.
Siz körsünüz.

Sona geliyorum.
Belki de başa.
En başa.
Her şeyin başladığı yere.
Biliyorum.
Az kaldı.


vasiyet

Şiir kitaplarımla gömer misiniz beni?
Sahi yapar mısınız bunu?
Keşke güvenebilsem…
Biliyorum neler olacağını ben.
Ruhsuz bedenimi bulacaksınız.
Ani bir şok geçireceksiniz, geçirin.
Sonra hastane.
Ölmüş, diyecekler.
Hemen cenaze işlemleri.
Beni morga koyacaklar,
Ama ben üşümeyeceğim artık.
Kesin çoruma götürür babam beni.
Apar topar.
Bilgeyi de öyle götürmüştünüz.
Gözdeyle, özgeyi de getirin.
Görsünler gömüldüğümü.
Yoksa hep bir yerden çıkıp gelirim sanacaklar.
Ben öyle yaşadım yıllarca.
Ağlamalar, ağıtlar…
Sonrası hafiflik…
Kitaplarımı kimse zahmet edip yanıma koymayacak biliyorum.
Organlarımı da bağışlamaz babam.
Ölümümden sonra bile hiçbir şeyi istediğim gibi yapmayacaksınız biliyorum.


Hesap

İhanetlerinizi yanıma almayacağım giderken.
Sadece çocukluğumu ve pembe elbisemi alacağım.
Alın kalbimde sizin olsun.
Kitaplarım da.
Kedilerime iyi bakın.

Ben sizlerle başa çıkamıyorum.
Acımasızlıklarınızla.
Sevgisizliğinizle.
Yalanlarınızla.

Biraz yüreğiniz olsun isterdim.
‘’Evet lan yaptım’’ diyebilin isterdim.
Diyebilseydiniz eğer, kalırdım bende.
Diyemezsiniz.

Sen şunu yaptın, sen bunu yaptın.
Öteki böyle yaptı, beriki beni sattı…
Herkes biliyor ne yaptığını.
Ben kendime hapsettim ihanetlerinizi.
Sende biliyorsun bana ne yaptığını.
Bil.
Unutma.
Ağlattınız.
Üzdünüz.
Öldürdünüz beni.






Aidiyet

Ben buraya ait değilim.
Sizden değilim.
Her yere ve her şeye yabancıyım.
Niye ki?
Ben nereye aidim?
Kime?
Dönebilir miyim annemin rahmine?
Bir ağacın kovuğuna mı girsem?
Saklansam.
Sarsa beni sarmalasa…
İyileşir miyim o zaman?
İlaç içmez miyim artık ikişer üçer…
Ama ilaç içmediğimde öleceğim sanıyorum.
Ölsem iyi ya, acı çekiyorum.
Bağımlıymışım.
İlaçlarımdan başka bağımlı olduğum hiçbir şey yok.



Dipnot : pembe elbisemi giydiğimde ilaçlarımı da yanıma koyun.

Yardım çığlığı

Bedenimin içinde çırpınan bir şey var.
Hapsolmuş.
Çıkmak için kendini paralayan bir şey…
Kalbimi sıkıştıran,
Söz dinlemeyen,
Beni mutsuz eden bir şey…
Kaçmaya çalışıyor.
Gece gündüz…
Kaçamıyor.
Bedenime yabancı bir şey bu…

Gözlerime bakamıyorum bu yüzden.
Gördüğümü tanımıyorum.
Bu gözler benim değil.
Soğuk, itici, donuk…
Bu beden benim değil.
Katı, uyuşuk, ağır, halsiz…
Kalbim var bir tek.
Oda acıyor.
Bu acılar benim değil,
Benim suçum değil.

Bedenime hapsolan çığlığı atsın birileri.
Yardım edin, kaçamıyorum!
Nefesim kesiliyor, boğuluyorum.
Her gün ölüyorum.
Yardım edin.

Pembe elbisemi giymek istemiyorum.

Söz sahipleri

Hayatı hakkında söz sahibi olan kaç kişi var aramızda?

Sen?
Sen mi?
Yok sen değil sağında ki? Söz sahibi misin?
Ama evde, işte, okulda değil.
Hayatında?

Ben söz sahibi değilim.
Hastalık sahibiyim…
İlaç sahibiyim.
Kendi kararlarım yok.
Yolum yok.
Çizgim yok.
Karakterim,
Kişiliğim yok.
Bir tek kalbim var,
Oda çok acıyor.

Ama kararım var bir tane artık.
Yeni verdim, biraz yeni…
Gelmeye karar veren ben değilim.
Bedenime sıkıştırılan ruhu ben istemedim.
Yolları ben çizmedim.
Hep başkalarının yolları…

Bir tane karar hakkım var.
Hayatta hiçbir şeye müdahale hakkım olmadı.

Ama pembe elbisemi giymeye ben karar verdim.

düzenli hayat


Ezbere yaşıyorum.
Saati saatine…
Düzenli bir hayat merakı insanı sadece mutsuz eder.
Bu düzen kimin?
Yürüdüğümüz yollar aynı,
Attığımız adım sayısı bile aynı,
Bilgisayarlar, telefonlar, paralar, insanlar…
Düzenli bir hayat, her gün aynı!
Ne büyük gurur!

En son ne zaman kır çiçeklerini kokladın?
Yolda gördüğün çocuğa gülümsedin mi bugün?
Ya da yediğin simidin yarısını gözünün içine bakan o köpeğe verdin mi?
Telefonda konuştuğun kişiye içtenlikle ‘’nasılsın’’ dedin mi?

Nefret ediyorum sizlerden,
Düzenli hayatlarınızdan,
Düzenli saatlerinizden,
Hayatını düzenli olarak mahveden insanlardan,
Pis kalplerinizden,

Hepinizden…

Sahte

Uzaktan izliyorum hırslarınızı.
Kalıplarınızı, inançlarınızı…
Ellerinizi, gözlerinizi…
Öyle sahtesiniz ki.
Öyle kalpsiz!

Mutluluğu bilmiyorsunuz.
Sesleri duymuyorsunuz.
Kokuları almıyorsunuz.
Ritm tutmuyorsunuz.
Siz sahi,

Nereye koşuyorsunuz?

Toparlanıyorum.

Toparlanıyorum.
Özellikle güç topluyorum.

Kolay değilmiş vazgeçmek.
Dürüst olmalıyım.
Korkuyorum ölümden.
Belki, diyorum.
Belki bir umut vardır.
Belki yarın sabah bir mucize olur.
Hayat bana ‘’senin anlamın bu işte al!’’ der.
Anlamımı bulurum.
İyi ki derim belki.
İyi ki giymemişim pembe elbisemi.

Ama olmazsa bir mucize…
Gökyüzüne bakmazsa yine insanlar.
Hayatının anlamı olan,
Anlamını bilemeyen insanlar…
Mutlu olduklarını sanarak yaşamaya devam ederlerse…
Ölmeye devam ederlerse…
İnsanlara gülümsemezlerse…
Hayvanları okşamazlarsa…
Pembe elbisemi giyerim, giderim bende!


Yüzüm yok

Ben çok güzeldim eskiden.
Kavaklar kurumadan önce.
Anneler öldürülmeden biraz önce.
Fotoğraflar yırtılmadan,
Taş bebek kırılmadan,
Kuşlar kafeslere girmeden önce.

Şimdi küsüm aynalara,
Dürüstlükleri canımı yakıyor.
Çirkinliğimi yüzüme vuruyor.
Git!, diyor burdan.
Git!
Kalbine ayna tut.
Yüzüne değil.
Vazgeç savaşmaktan.
Sessizsin, kimsesizsin…
Sen hiç kimsesin.
Git burdan!

Kuşlar vuruluyor kanadından.
Kedilerin kuyruklarına teneke bağlıyorlar.
Köpekleri taşlıyor,
Kadınları vuruyor,
Çocukları öldürüyorlar.
Ve ben çirkinleşiyorum.
Yüzüme bakamıyorum.
Yüzüm yok!


Toz şeker

Siz eğer bu satırları okuyorsanız,
Ben çok uzaklara gitmişim demektir.
Pembe yün elbisemle,
Annemin diktiği…

Eğer siz bu satırları okuyorsanız,
Bir ağaç kurumuş,
bir kedinin kuyruğuna basılmış,
bir kadının kalbi kurşunlanmıştır.

Siz bu satırları okuyorsanız şayet,
Ben cesaretimi toplamışımdır.
Pembe yün elbisemi giymişimdir.
Ve bu toz şeker tadı olan dünyaya,
Veda etmişimdir.


Dipnot: toz şeker zararlıdır.

Tanrıya sorular

‘’Tanrım kötü kullarını,
Sen affetsen ben affetmem…’’
Diyor ceylan ertem.

Kadınları öldürüyorlar.
Çocukları öldürüyorlar.
Hayvanları öldürüyorlar.
Görüyorsun biliyorum.
Peki neden izin veriyorsun?

‘’sen tanrısın affedersin,
Bağışlarsın kulum dersin’’

Peki bu bizim irademizde değilse,
Neden bu acıyı biz yaşıyoruz.
Çocukların affedip affetmeme gibi bir hürriyeti yoksa,
Neden acı çeken onlar?

Bir papatya yaratmaya gücüm yokken,

Papatyaları koparma gücünü neden verdin?

Anlam

İnsan anlamını kaybetti mi bir kez,
Telafisi çok zor…
Hele anlamsız yaşamak,
Yaşamaya çalışmak,
Anlam aramak,
Aradıkça bulamamak,
Bulamadıkça anlamsızlaşmak….

Kısır bir döngü…


Anlamlarımı aldınız.

Anlamsız kalın dilerim.

Bilge

Bilgeyi özlüyorum ve artık kızmıyorum ona.
Ölümü seçmek en iyi karar.
Buluşur muyuz yine?
Anlatacağım öyle çok şey var ki…
Çok gece ağladım sana.
Kimse anlamadı yokluğunun bende ki acısını.
Ben ağlarken kimse okşamadı saçımı.
Gözde büyüdü.
Özge büyüdü.
Ben büyüdüm.
Ömrümce bir kalp ağrısıydı adın.
Adını çokça telaffuzdan kaçındım.
Adın ok gibiydi.
Göğüs kafesimi parçalayan.
Adın umutsuzluktu.
Adınla aynı adların yaşamaya hakkı yoktu.
Onlar değil sen yaşamalıydın.
Sen değil ben ölmeliydim.
Ama geliyorum.

Pembe elbisemle geliyorum…

Boşluk

Boşluktayım.
Burası çok yüksek.
Tutunacağım hiçbir şey yok.
Çok yalnızım, mutsuz, umutsuzum…
Söyleyecek, yazacak cümlelerim azalıyor gitgide.
Bu sona yaklaştığım anlamına geliyor.
Korkuyorum.
Bile bile yürüyorum uçuruma.
Beni affetmeyin, ben sizi affetmiyorum.
Bedenimde ki ve zihnimde ki yorgunluğu tarif edemem.
Hiçbir şey umut vermiyor.
Aciz diyebilirsiniz, güçsüz de.
Öyleyim belki de.
Işığı bile sevmiyorum artık.
Güneşi, yıldızları, ayı…
Sevmiyorum.
Annem olsaydı aşardım her şeyi .
Sırtımı ovalardı ve geçerdi herşey.
Şimdi, kederime çare bulamıyorum.
Sığınamıyorum.

Seni affedemiyorum…

Vazgeçiş

Her şey aklıma gelirdi de öleceğimi düşünmezdim hiç.
Korkuyorum biraz.
Küçük bir çocuğun sınıfta aşı sırasını beklerken yaşadığı kaygı var içimde.
Biraz korkuyorum.
Dürüst olmak gerekirse, kendimi yokluyorum bazen.
Kedilerden vazgeçebilecek misin?
Köpeklerden?
Kuşlardan?
Babanın sabun kokan ellerinden,
Babanın pürüzlü, sert ama sahiplenen ellerinden…
Okumaktan, yazmaktan, çocuklardan?
Kalsam ne olacak peki, daha fazla acıdan başka.
Daha fazla yorgunluk,
Bir mahkum gibi beklemek.
Ölümü beklemek.
Beklemek bana göre değil.
Ben gidiyorum ona.

Koşa koşa.

Yola çıkmak

Gidiyorum.
Emanet gibi duruyorum zaten hayatta.
Otobüs durağında bekler gibi.
Evime giden otobüsü bekliyorum.
Otobüse bineceğim ve evime gideceğim.
Kapıyı annem açacak.
Hoş geldin kara kuzum, diyecek.
Ben küçük pelin oluvermişim.
Odamda bebeklerime diktiğim elbiseler.

Gidiyorum şimdi.

Pembe elbisemle sizi bekliyor olacağım. 

yumruk

‘Neden?’ diyorum kendime uzun zamandır.
Yaşanılanları eksiksiz anlatıyorum ama hala ne hissettiğimi bilmiyor kimse.
Kolay mı sanıyorlar acaba?
Kolumdaki morluğu unutmayı,
Söylenilen yalanları,
Salaklığımı…
Yalan gözleri,
Sonradan farkettiğim kandırılmışlığımı.
‘Neden?’
Bunu bilmek hakkım olmalı.
Kalkmak üzereydim ben.
Yeniden, demiştim kendime.
Omzumdan yumruklandım.
Çok sertti.
3 kez mi?
5 kez?
Düştüm!
‘ Beni kurtar!’ diye yalvardım babama.
Pek önemsemedi.

Kim, kimi kurtarmış ki? 

Sem

‘Yüzünü dökme küçük kız’
‘Sem ‘ bana küfür etti.
Teşekkür ettim.
Rica etti.
Bazı insanlar yokken bile var.
Varken bile yok.
Hiçken bile hep.

Hepken bile hiç.

İlaç kutusu

Yeni bir hastalığım var.
Meralgia paresthetica.
Bugün bacağım ‘ben burdayım’ dedi.
İçtiğim ilaçlar işe yaradı.
Eğer yaramazsa epilepside kullanılan ilaçlardan kullanmam gerekiyormuş.
Ama efexorla olmazmış.
İlaçlar bile yan yana gelemiyor.
Midem yalnız kalmak istiyor artık.
Ama ben bir bağımlıyım.
İlaç kutusunun içine girip kapatıyorum kutuyu içerden.
Kimse açamıyor.
Açmasında zaten.
Kutuyu her açan bir de yara açıyor en güzelinden.

Bu kadar güzel yara bana yeter.

İhanetler

Güzel şeyler olmuyor artık.
Güzel şeyler yapmaya çalışıyorum.
Beceriksizim.
Yapamıyorum.
Artık çiçek bile yetiştiremiyorum.
Son zamanlarda bir sürü çiçek öldürdüm.
Çabaladım ama.
Çok çabaladım.
Ama beceremedim.
Ne yapmam gerektiğini unutuyorum çoğu zaman.
O an için yaptığım mantıklı gibi geliyor.
Ama sonra bir bakıyorum ki tamamen saçmalık.
Resmen unutmuşum.
Farklı birinin beyniyle yapmışım her şeyi.
Hafıza mağduruyum.
Hafızamın ihanetine uğruyorum.
Ben hep ihanete uğruyorum.
Kalbim bile ihanet ediyor.
Memelerim ihanet etti geçenlerde.
Sol bacağımda öyle.
Cuma gününün akşamından beri bir ihanet sürüyor.
Pazar akşamındayız.

Sol bacağım hala yok.

içim

Önyargılarınızdan nefret ediyorum.
Anlayışsızlığınızdan.
Öfkenizden, hırsınızdan, mutsuzluklarınızdan…
Sizden nefret ediyorum.
Hepinizden…
Ama papatyaları seviyorum.
Kedileri, kuşları, martıları, köpekleri, güneşi…
Baharı seviyorum.
Her sabah yeniden başlamayı seviyorum.
Ama günün sonunda hiçbir şeyi değiştiremiyorum.
Ne kendi hayatımda ne başkasının hayatında.
Öyle bir hayat ki bu,
Mutlu olmak için çırpınan,
Mutsuz edilmek için sıkıştırılan…


Tanrıya

Yeryüzü çok acımasız. Ve çok gaddar!
Küçücük çocukları öldürüyorlar.
Doğayı katlediyorlar.
Hayvanları katlediyorlar.
Birbirlerini kandırıyorlar.
Oysa ben kandırmıyorum kimseyi, kendimden başka.
Ne zaman birini kandırmaya kalksam mutsuz oluyorum.
Peki ya onlar?
Onlar nasıl mutlu oluyor.
Onların kalbi nasıl çalışıyor.
Farkımız ne tanrım?
Sen bizi eşit yaratmadın mı?


İhanet

Size buran hançeri size en yakın olan tutacak.
Size en yakın olan ona en çok sokulduğunuzda vuracak.
Ve siz,
İçinizdeki hançeri çıkarıp vurmak için onun size sokulduğu zamanı bekleyeceksiniz.
İhanet hançerini sokabilmek için dokunabilecek kadar yakın olunması gerektiğini bileceksiniz.
Şöyle haykırmayı öğreneceksiniz;

Yaralanmışlardan korkun!

Bitiş

Artık kitap almayacağım.
Yarım bırakacağım hiçbir şey almayacağım.
Ne varsa tamamlayacağım.
Bitireceğim …
İlaçlarımı,
Kitaplarımı,
Yapbozlarımı,
Boyalarımı,
Mektuplarımı,
Şiirlerimi,
Yazılarımı,
Her şeyi.
Her şeyi toplayıp, toparlayıp, bitirip, tamamlayıp gideceğim.

işe yaramaz

Dizlerimde sürekli bir titreme var..
Kaslarımın artık çalışmadığını hissediyorum.
Vücudumun gücü yok gündelik işlerini yapmaya.
Beynim çalışmıyor.
Aklımı kullanamıyorum.
Hiçbir işe yaramıyorum.
Kimsenin bana ihtiyacı yok.
Vazgeçilmiş bir insanım ben.
Kimse için önemli değilim.
Olsam da olur olmasam da biliyorum.
Kendimi değerli hissetmiyorum.
Kulaklarım uğulduyor.
Aynaya bakmayı sevmiyorum artık.
Yüzümdeki gözenekler belirginleştikçe, sevmiyorum kendimi.
Sindiremiyorum çocukluğumu.
Herşeyin bu kadar hızlı oluşunu.
Her şeyin bu kadar hızlı bitişini…
Düşünüyorum da.
Her şeyi yaşasam, başarsam.
Önemli bir insan olsam ne değişecek?
Sadece biraz daha önemli öleceğim.
Ölümüm salak saçma bir şeyden olacak.
Koskoca kadın nasıl öldü ya yazık, diyeceksiniz.
Onda bile bir hükmüm olmayacak.
Ne saçma.
Daha fazla acı, ihanet ve mutsuzluk biriktirmeye gerek var mı gerçekten?

Düşünme.

Düşünüyorum da ben düşünmekten başka hiçbir şey yapmıyorum.
Ben bu dünyaya düşünmek için mi geldim.
Düşündüğü hiçbir şeyi hayata geçiremeyen bir aptalım. Bir bitki gibi.
Nefes alıp veriyor ve ölümü bekliyorum.
Ama aklım başımda.
Bir karar vermeliyim artık.
Aslında verdim.
Her şeyi sırayla yapmalı ve bitirmeliyim bu ızdırabı. Çünkü bir gün mutlaka bitecek.
Devam etse de bitecek etmese de.
İnsanlar iyi değil ve ben onların şekillendirdiği bir hayatı istemiyorum. Müdahale ediyorlar.
Ben ve yaradılışım buna uygun değil.
Ve mutsuz bir hayatı reddediyorum.
Sonu aynı olan bir şeyin sürmesi saçmalık.
Bana dayatılan şeyleri yaşamak zorunda değilim.
Benim karar vermediğim, üstünde bir hükmümün bulunmadığı bir hayatı reddediyorum.
Çok başarılı olsam, çok aşık olsam, çok sevişsem, çok para kazansam, çok gülsem, çok yaşasam…
Ne değişecek?
Neyi değiştireceğim?
Hiçbir şeyi…

8 Mayıs 2016 Pazar

Dönmüyor geri

Küçüklüğümün Sonbaharı

İlkokul yıllarımı unutmanın bir yolunu arıyorum uzun zamandır. 
Her gece mavi önlüğümle çıkıyorum evden. Hep o okul hep o sıralar... Nedenini ah bir bilsem bir çözüm yolu bulacağım geçmeyen geçmişimin rüyalarıma girmesine..
Kaçıp kaçıp mavi önlüğüme saklanıyorum. Beyaz bir dantel yakaya..Annemin ördüğü... Kolalı...
Sabahları kanter içinde uyanıyorum. Sokakta saatlerce oynayıp kirli, tozlu, terli eve gelir gibi. Yorgunum her sabah.

Hiç bir zaman güzel resim çizemedim ben resim derslerinde. Çöp adamdan etli adama geçtiğimden beri çizdiğim yüzlerde hep bir göz diğerinden büyük, dudaklar yamuk, burun şekilsiz... Çizdiğim yüzlere bir mimik veremiyorum çocukluğumdan beri. Onca farklı yüz varken nasıl verilir ki o yüzlere bir duygu belirtisi... 

Güzel manzaralar çizemedim hiç, renkleri uyduramadım birbirine. Hep bir ağaç olurdu köşede ve o ağaç hep yaprak dökerdi. Mevsim 4 olmadı benim resim defterimde, sonbaharı çizdim hep. Saatte kaç Km/sa rüzgar eserdi bilmiyorum resimlerimde ama hep bir rüzgar vardı. Acılı, yorgun, üzgün bir rüzgar... Hayallerinizi çizin dediğinde öğretmen ben yeşil ağaç çizerdim yaprakları henüz dökülmemiş olan. Yeşil ağaçlar, renkli çiçekler, mavi bir gökyüzü ve güneş.
Bunlar benim hayallerimdi çünkü bende mevsim hep sarıydı, kahverengiydi ve hep yapraklar dökülüyordu. Yağmur yok, kar yok, güneş yok. O yalnız ağacın yanında hep bir bank olurdu. Kahverengi ve üzerinde kimsenin oturmadığı. Dökülen yaprakları yüzünden yalnız kalmış bir ağaç, dalgın dalgın uçuşan sarı yapraklar ve insanların durup soluklanmadığı yalnız bir bank... Çocukluğum o banka oturmayı beklemekle geçti. Hem belki ben gitseydim o ağacın yanına, gidebilseydim dallar yeşillenirdi, çiçek açardı renk renk. Gidemedim... 

25 yaşındayım elime ne zaman bir kalem geçse uçuşan yapraklar çizerim hala. Üstelik çirkin...

Güzel resim çizebilseydim sonbaharı unutur muydum dersiniz?
İnsanları şekle sokamadığımdan, sürekli değişen bakışlarından, gülmeyen yüzlerinden öylesine uzağım ki, zorlamıyorum kendimi onları ya da onlara benzeyen yüzleri çizmek için. Yüzsüz insanlar çiziyorum gerçeğe daha yakın olsun diye. Perspektif, boyutların gerçeğe yakınlığı falan da pek ilgilendirmiyor beni. Koca bir çınar çiziyorum mesela onunla aynı boyda yüzsüz bir kız. Renklere dokunamıyorum hala. Hala her renk sonbahar oluyor. Baharı getiremiyorum ne gönlüme ne resimlere. Her şey uçuşuyor. Bunalıp sokağa attığımda kendimi bende uçuşurdum. Tatsız şubat ayı olurdu çünkü genelde zaman. Sakin, sabit duran şeyler gerçekdışı bence. Uçuşmalı her şey, yoksa nasıl alır götürür insanın hüznünü durağan bir hava…
Şu aralar yüzsüz kızların saçları martı oluyor ya da yaprak olup dökülüyor. Yanında ki ağaca karışıyor. Uçuşuyor her şey. Kızların saçları uçuşuyor, uçuşa uçuşa bitiyor, kalmıyor saç.
Bahar gelecek mi yoksa ağaçlar yapraksız, kızlar saçsız mı kalacak bilmiyorum. 
Eğer güneşi çizerse ellerim resimlere, bulutlar kaybolur o zaman da bulutlardan sarkan salıncakta uçuşan uzun saçlı kız yere düşer.
Düşmesin diye daha fazla rüzgar olmalı öyle değil mi? Rüzgar tam düşecekken onu uçurmalı. Hava hem güneşi hem rüzgarlı olmalı. Kız uçuşmalı hem güzel hava da hem rüzgarlı hava da.

'Madak' giderken beni bırakmış bu dünyaya uçuşayım diye. Bu yüzden 'uçuşmak benim kaderim' ...

19 Mart 2016 Cumartesi

13 mart

- Alo, abi? Yaşıyor musun? İyi misin?
- Ben iyiyim abicim ama arkadaşlarım yaralı, arayacağım abicim, merak etme abicim ağlama. Seni seviyorum.

25. yaş günüm bugün. İtiraf etmek gerekirse her yıl yeni yaşıma acaba nasıl gireceğim, kaç pasta üfleyeceğim, kaç hediye alacağım, kimler arayacak, facebokkta duvarıma kimler yazacak diye düşünüyorum. Eskiden annem ne hediye alacak bana, pasta yapacak mı, oyuncak mutfak eşyası alır mı acaba diye düşünürdüm. O zaman daha heyecanlıydı beklemek...

Mesela eskiden arkadaşlarımla bu haftasonu ne yapalım diye konuşurduk. Yıl 2016; pazar günü dışarı çıkma patlama olacak diyorlar, dikkat et, diyoruz birbirimize.

AVM' lerde çalışan arkadaşlarım var, bende kitapçıda çalışmıştım bir ara, ordan tanışıyoruz çoğuyla. İşten çıkacağım, diyor çoğu. Korkuyorum, diyor. İş dışında kimse dışarı çıkmıyor. Sürekli mesajlaşıyoruz. Şöyle olmuş, böyle olmuş, şu kadar kişi ölmüş, anons yapmışlar, büyükelçilikler tarih vermiş, şu şehirleri uyarmış...
Eskiden de böyle miydi?
Her şey aynıydı da biz mi durumun ciddiyetini anlayamıyorduk çocuk olduğumuz için. Bur işler kader kısmet işi mi? Elimizden bir şey gelmez mi? İnsanın fıtratında ölüm var diye önlem almak gereksiz mi?

Biliyorum, ölmekten korkmuyor kimse, kimse öleceğini düşünerek yaşamıyor zaten. Ölmekten değil, ölüm haberi duymaktan korkuyor herkes. Benim gibi...

Sevdiklerim ölecek diye korkuyorum. Bencillik mi bu?
Ölenler tanıdıklarım olmayınca çok ağır bir vicdan azabıyla rahatlama hissini birlikte yaşıyorum. Hadi dürüst olun...
Oh, çok şükür yaşıyorsun, dedikleriniz yok mu sizinde?
Tüm masum olanlara üzülüyoruz. Hemde derinden, taa yüreğimizin içinden... Ama yine de kılımızı kıpırdatmıyoruz. Öğretilmiş bir esaret bu! Ne acı...

Korkuyorum, demek yakışmaz bize ama okulda mahsur kalan ' Anne korkuyorum gel al beni' diyen çocuklar kadar korkuyorum. Ara sokaklarda, tenha yerlerde kimse bomba patlatmaz deyip yolunu metrelerce uzatan insanlar kadar korkuyorum. Evden çıkmayan insanlar kadar, haftanın bir günü tatili olan ve o günde o güzel havada bir çay bahçesinde huzurla çay içemeyen insanlar kadar korkuyorum. Bir polis memuru kadar korkuyorum örneğin. Tedbir olsun diye şehrin kalabalık yerlerine serpiştirilen polisler kadar, 'acaba burda patlar mı? Ya eve gidemezsem?' diye içi içini yiyen polisler kadar...
25. yaşımı gördüm ama 30. yaşımda nasıl olurum, göremeden ölürüm diye korkuyorum. Anne olamazsam diye korkuyorum örneğin...
Abim, kardeşim, annem, babam... Onlara bir şey olur diye korkuyorum.
Bugün doğum günüm. Abim aramadı hala. Hem pazar bugün, ya evdedir ya da dışarda arkadaşlarıyla buluşmuştur. Arar nasıl olsa.
Arkadaşım söyledi.
Ankara da patlama olmuş.
Kızılay'da.
Güven park'ın orda.
En işlek yerde.
Ölü sayısı artıyormuş.
Abim.
Aramadı.
Bilmediğim bir numara arıyor. Duaların gücü yeter mi kaderi değiştirmeye?
Çok dua etsem ölenler dirilir mi?
*Alo
**Abicim, abicim ben dinçer.
*Abi, abi iyi misin? Bir şeyin var mı?
** Bende bir şey yok abicim, korkma ama arkadaşlarım yaralı, arayacağım seni, ağlama, kapatmam lazım, arayacağım söz, seni seviyorum abicim.
* Ara mutlaka n'olur. Seni çok seviyorum.. Dikkat et abi nolur dikkat et.

Sıra bize geliyor. Sıra size geliyor. Sıra annemize, babamıza, kardeşimize geliyor...

13 Mart' a dair,
Bodrum, 2016