İlkokul yıllarımı unutmanın bir yolunu
arıyorum uzun zamandır.
Her gece mavi önlüğümle çıkıyorum evden.
Hep o okul hep o sıralar... Nedenini ah bir bilsem bir çözüm yolu bulacağım
geçmeyen geçmişimin rüyalarıma girmesine..
Kaçıp kaçıp mavi önlüğüme saklanıyorum.
Beyaz bir dantel yakaya..Annemin ördüğü... Kolalı...
Sabahları kanter içinde uyanıyorum.
Sokakta saatlerce oynayıp kirli, tozlu, terli eve gelir gibi. Yorgunum her
sabah.
Hiç bir zaman güzel resim çizemedim ben
resim derslerinde. Çöp adamdan etli adama geçtiğimden beri çizdiğim yüzlerde
hep bir göz diğerinden büyük, dudaklar yamuk, burun şekilsiz... Çizdiğim
yüzlere bir mimik veremiyorum çocukluğumdan beri. Onca farklı yüz varken nasıl
verilir ki o yüzlere bir duygu belirtisi...
Güzel manzaralar çizemedim hiç, renkleri
uyduramadım birbirine. Hep bir ağaç olurdu köşede ve o ağaç hep yaprak dökerdi.
Mevsim 4 olmadı benim resim defterimde, sonbaharı çizdim hep. Saatte kaç Km/sa
rüzgar eserdi bilmiyorum resimlerimde ama hep bir rüzgar vardı. Acılı, yorgun,
üzgün bir rüzgar... Hayallerinizi çizin dediğinde öğretmen ben yeşil ağaç
çizerdim yaprakları henüz dökülmemiş olan. Yeşil ağaçlar, renkli çiçekler, mavi
bir gökyüzü ve güneş.
Bunlar benim hayallerimdi çünkü bende mevsim
hep sarıydı, kahverengiydi ve hep yapraklar dökülüyordu. Yağmur yok, kar yok,
güneş yok. O yalnız ağacın yanında hep bir bank olurdu. Kahverengi ve üzerinde
kimsenin oturmadığı. Dökülen yaprakları yüzünden yalnız kalmış bir ağaç, dalgın
dalgın uçuşan sarı yapraklar ve insanların durup soluklanmadığı yalnız bir
bank... Çocukluğum o banka oturmayı beklemekle geçti. Hem belki ben gitseydim o
ağacın yanına, gidebilseydim dallar yeşillenirdi, çiçek açardı renk renk.
Gidemedim...
25 yaşındayım elime ne zaman bir kalem
geçse uçuşan yapraklar çizerim hala. Üstelik çirkin...
Güzel resim çizebilseydim sonbaharı unutur
muydum dersiniz?
İnsanları şekle sokamadığımdan, sürekli
değişen bakışlarından, gülmeyen yüzlerinden öylesine uzağım ki, zorlamıyorum
kendimi onları ya da onlara benzeyen yüzleri çizmek için. Yüzsüz insanlar
çiziyorum gerçeğe daha yakın olsun diye. Perspektif, boyutların gerçeğe
yakınlığı falan da pek ilgilendirmiyor beni. Koca bir çınar çiziyorum mesela
onunla aynı boyda yüzsüz bir kız. Renklere dokunamıyorum hala. Hala her renk
sonbahar oluyor. Baharı getiremiyorum ne gönlüme ne resimlere. Her şey
uçuşuyor. Bunalıp sokağa attığımda kendimi bende uçuşurdum. Tatsız şubat ayı
olurdu çünkü genelde zaman. Sakin, sabit duran şeyler gerçekdışı bence. Uçuşmalı
her şey, yoksa nasıl alır götürür insanın hüznünü durağan bir hava…
Şu aralar yüzsüz kızların saçları martı
oluyor ya da yaprak olup dökülüyor. Yanında ki ağaca karışıyor. Uçuşuyor her
şey. Kızların saçları uçuşuyor, uçuşa uçuşa bitiyor, kalmıyor saç.
Bahar gelecek mi yoksa ağaçlar yapraksız, kızlar saçsız mı kalacak
bilmiyorum.
Eğer güneşi çizerse ellerim resimlere,
bulutlar kaybolur o zaman da bulutlardan sarkan salıncakta uçuşan uzun saçlı
kız yere düşer.
Düşmesin diye daha fazla rüzgar olmalı öyle değil mi? Rüzgar tam
düşecekken onu uçurmalı. Hava hem güneşi hem rüzgarlı olmalı. Kız uçuşmalı hem
güzel hava da hem rüzgarlı hava da.
'Madak'
giderken beni bırakmış bu dünyaya uçuşayım diye. Bu yüzden 'uçuşmak benim
kaderim' ...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder