Eğer bir dilek hakkım olsaydı hastalıkların ve duyguların
elle tutulabilen şeyler olmasını dilerdim.
Çünkü o zaman ağır, uzun ve tatsız uykularımı büyük bir çöp
torbasına koyar atardım şehrin en uzak çöplüğüne…
İnsanların içinde ki o nedeni belli olmayan kini ve öfkeyi
şöyle bir toparlar ateşe verirdim.
Yanıp kül olmasını keyifle kahvemi yudumlayarak izlerdim.
Paniğimi, umutsuzluğumu, kaygılarımı alıp karşıma
konuşurdum.
Medeni bir ayrılık teklif ederdim onlara. Nafakasız,
bedelsiz.
Umutlarımı, sakinliğimi ve mutluluğumun velayetini alır,
sonsuza dek birlikte yaşardım onlarla.
Mesela şu baş edemediğim kaygı bozukluğumu tamirciye bırakıp
‘’al kardeşim şunu hallet neyse parası veririz’’ der, gücün bende (yani parada)
olduğunu kanıtlar ve sağlam bir kaygı duygusu talep ederdim.
Beynimi kemiren ölüm düşüncesini 180 km hızla giden bir arabanın arka kapısından yola fırlatırdım hiç acımadan.
Panik atağımı en uzak denizlere atar ve seslenirdim ‘’ sen
mi büyüksün ben mi koçuuuum’’!
Alınganlığımı eskiciye birkaç renkli kova karşılığında
satardım. Al abi hayrını gör!
Mememden gelen sütü annesiz bebeklere içirir ve karınlarına
dokunup doyup doymadıklarına bakardım.
Mutluluklarımı vadesiz hesabıma atar, yıllar sonra bana
kazandıracaklarını düşünür ve keyifle kahkaha atardım.
İlaç kutularını dev bir geri dönüşüm makinasına atardım ve makine
bana ilaç kutularının imhasından elde edilen cicili bicili bir çanta verirdi. (
öyle bir makine varmış masuscuktan)
İnsanların mutsuzluklarını kirazdan bir küpe yapar takardım
kulağıma.
Sonra da yerdim onları.
Çekirdeğini de yutardım ki midemde kiraz ağacı yeşersin.
Ama mutlu bir kiraz ağacı…
Sonra kulaklarımdan çıkan dallardan kırmızı kırmızı sarkan
mutlu kirazları çocuklara dağıtırdım.
‘’ Al bakalım kara çocuk, küçük mutlu kıpkırmızı bir kiraz…
Çekirdeğini yutmayı unutma!’’
Ve böylelikle mutluluk dağıtılabilir bir şey olurdu, elden
ele…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder