Son zamanlarda cümleye nasıl
başlasam diye düşünmekten yazı yazmayı unutur hale geldim. Gerçi ne yazacağımı
da bilmiyorum ama neyse. Ne yazacağım, neyi, nasıl, hangi lisanda yazacağım ve
yazdığımı kim anlayacak…
Başlangıçlar zorluyor beni. Ya gelişme
bölümünde kalayım hep ya da sonları yaşayayım. Alışmışım bir kere…
Çok başlangıç gördüm, çok bitiş,
çok yarım kalış…
Gördüklerim yetmez mi hayatın acımasızlığını
anlamaya, bence fazla bile geldi. Ama kime
anlatıyorum… Bitenlerden değil de başlatamadıklarımdan yana çok buruğum. İsteksizim
daha fazlasına. Yorgunum biraz da. Böyle anlatınca sanki 25 yaşında değil de 55
yaşında sandın değil mi? Yok arkadaşım sadece 25 yaşındayım, sadece 25…
Mesela insanların kalpsizliğini
gördüm, aynı kalp hepimizde varken hepimizde aynıyken damar sayıları bile
farksızken nasıl olur da bunca kalpsizlik olur. Her şey bu kadar aynıyken nasıl
bu kadar farklı olur. Sorgulamaktan yorgun düşüp başka bir uykuya teslim
olmadan yazıyorum bunları. İnsan sorguladıkça inanma duygusunu kaybediyor. İnançsızlık
bir insanın yaşayabileceği en vasat duygu… Ben yeterince yaşadığımı
düşünüyorum, siz yaşamayın.
Adaletsizliği gördüm örneğin…
Kıytırık bir şehirde kıytırık bir
şehirlerarası otobüsünde, kıytırık bir çöp kutusunun yanında bir hayat gördüm
geçenlerde… Yanından geçerken nefesimizi tuttuğumuz hani… Orda bir hayat vardı işte, gencecik bir
hayat, başlamadan bitmiş. Kırmızı ışıkta yaşıtları lüks otomobilleriyle yanında
durdular ve o genç hayat çöpten bulduğu ekmek ve mısır tanelerini yemeye
çalışıyordu. Başını kaldırıp baktığında gözlerinde gördüm, utancı, korkuyu,
kini, nefreti, mutsuzlukla karışık umudu… Açlığı…
Ne kadar farkındayız etrafımızda
olup bitenlerin, ne kadarını görüyoruz, ne kadarına sırtımızı dönüyoruz…
Benim annem beni 4 yıldır aramaz,
özlemezken, yavrusu ölmüş bir kara kedinin ölen bebeğinin başında günlerce
beklediğini gördüm ben.
Çocukken kurduğumuz hayallerin
aslında birer yalan olduğunu, yalanın canımı nasıl acıttığını ama onları
zerrece utandırmadığını gördüm.
Tek hayali anne olmak olan
kadınların ömür boyu anne olmaktan vazgeçtiğini vazgeçirildiğini gördüm. Sevdiği
adama sarılmak varken tabutuna sarılan nice kadınlar gördüm. Kalbi yarım bırakılmış kadınlar… Babasının
kokusunu bilmeyen çocuklar…
İnsanoğlunun her bir şeye çare
bulduğunu gördüm de çocukların ölümüne çare bulduklarını göremedim. Hiç çocuk
olmamış gibi acımasız olmalarına anlam veremedim. Balonları kaçtığında hiç mi
ağlamadı onlar? Dizlerinde yara izleri yok mu? Hiç mi toprakta yalınayak
yürümediler? Biri bana bir cevap versin…
Hayat bu mu gerçekten? Bu kadar
mı görüp görebileceğimiz? Acı ve umut…
Aklı başında bir insanın bunu
tereddütsüzce kabul etmesi size de saçma gelmiyor mu? Bir gün biteceğini bile
bile ısrarla yaşamaya çalışıyoruz. Üzülerek hemde. Belki de her gün ağlayarak…
Her gün ateşe uyanıyoruz her gün
ölüme yatıyoruz. Her gün yanıyoruz. Her gün ölüyoruz. İçimizden biri
ölümsüzlüğü bulmaya mı çalışıyor ki bu kadar hevesliyiz. Bu kadar umutlu…
Onca çocuk ölürken kurşunların
altında, onca hayvan acı çekerken insanların taş kalpleri, doymak bilmeyen
mideleri yüzünden, doğa her gün biz biraz daha küserken sahiden siz hevesle ve
umutla mı yaşıyorsunuz?
Hala anne olma hayalleri kuranlar
var aramızda biliyorum. Merak etmeyin anne olmayınca yarım kadın falan
olmuyorsunuz. Bu acımasız insanlığa acı çekecek bir insan evladı daha
getirmemek bence en büyük annelik. Eğer bencilliğinizi durdurabilirseniz anne
olma fikrini bir kere daha düşünün derim, anne olmayı her şeyden çok isteyen
biri olarak…
Hepimizin hayatı sonumuzu
beklemekle ve acı çekmekle geçiyor. Dahası yok… Var mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder