11 Ocak 2017 Çarşamba

Yağmur

Yağmur başladı.
Cam balkon bu gibi durumlar için müthiş bir fırsat. Bulanık bir gün ve mide bulandırıcı…
Hani böyle birazcık kussanız rahatlayacakmışsınız gibi…
Böyle günlerden nefret ediyorum.
Klozet kokusundan, sifondan klozete dökülen suyun kokusundan, dizlerimi koyduğum soğuk mermerden ve kustuktan sonra ağzımı çalkalamaktan…
Böyle gri günler hep hastalık günlerimin başlangıcı gibi, hastalığımın ilk günleri gibi…
Çaresiz, çözümsüz, umutsuz…
Her an boğulacakmışım gibi.
Sanki biri tüm evrenin oksijenini biri benden çalıyor gibi…
Ama kustu hava.
Mis bir koku kustu.
Toprağın, ağaçların ve suyun kokusu…
Ben toprak kokusundan çok suyun kokusunu seviyorum.
Suyun sesini seviyorum.
Ve hayret ediyorum, bu denli sıralı bu denli düzenli nasıl yağıyor yağmur?
Sanki resim defterine çizilmiş gibi.
Sıra sıra ve çizgi halinde, her bir damla biliyor sırasını, hiç biri bozmuyor düzeni.
Tek tek.
Sırayla.
Müthiş bir görev bilinciyle…
Yaradan bir tek insan denen canlıyı böyle yaratmış sanırım.
Dengeyi, sırayı, çizgiyi bozan tek canlı insan…
Bir yağmur damlasının diğer yağmur damlasına ahkam kestiğini sanmıyorum mesela ben.
Sırayı bozmuyor zaten ama hadi diyelim ki rüzgar karıştı girdi araya ve bir yağmur damlası diğerine çarptı.
Ne oluyor?
Cinnet geçirip kurutuyorlar mı birbirlerini?
Evlerin, arabaların camlarında kalanlar en şanssızları mı?
Toprağa ve bitkilere düşenler en şanslıları mı?
Sokakta yaşayan bir insanı ya da hayvanı ıslatmak zorunda olanlar vicdan azabı çekiyor mu acaba?
Peki ya hiçbir işe yaramadan kuruyup gidenler?
Hayıflanır mı dersiniz?
Kuruyana kadar kendini önemsiz hissedip majör, manik, anksiyete, panik atak gibi hastalıklara yakalanıp, mutsuz mu kururlar?

Ah bu cevapsız sorular…

24 Ekim 2016 Pazartesi

Bunun Adı Gitmek Değil..






















Hatırlar mısın küçükken de kaçıp kaçıp sana gelirdim. Sürekli kitaplığını karıştırır her bişeyden konuşurduk uzun uzun. Alay ederdin ya benimle deniz pırpırlak diye...

Sanki bir dalım kırık gibi hissediyorum günlerdir. Şimdi bunu neden burda yazıyorsun diyeceksin gel bana anlat diyeceksin onu da biliyorum ama paylaştıkça acısı azalırmış ya hani insanın, bir ümit işte...
Ben gittiğine inanmak istemiyorum ve inanmayacağım da. Uzaktasın, bir daha göremeyeceğim, konuşup dertleşemeyeceğiz evet ama ordasın, varsın...
Okul çıkışları dükkana gelirdim sen anlatırdın ben çay koyardım. Konuşurduk  uzun uzun... Belki inanmazsın ama hepsi aklımın bir köşesinde. Ben seninle konuşmaya devam edeceğim. Dinlersin biliyorum...
Beni hiç ayırmadın üç kızından, küçük kızım derdin. Ha birde cadı. Bunu unutmamak lazım.
Şimdi atölyede kıkırdaşırsak '' Biraz ciddi olun ciddi'' dediğin gelecek aklımıza, Balım'a seslenirken ' arıların dışkısı' demek gelecek içimizden...
Beraber yaptığımız çerçeveler hala odamın duvarında. Bana küçükken aldığın örgü şapkayı saklıyordum ama şimdi daha bir özenle saklayacağım.
İnsan böyle zamanlarda birlikte yaşadığı tüm anıları anımsıyor. Tekrar yaşıyor ve daha kıymetli oluyor. Diyeceksin ki ''Cimcime ben varken kıymetsiz miydi'' Hayır elbette kıymetsiz değildi. Bundan önce de aynıydı her şey. Hem hiç bir şey değişmedi değişmeyecek.
Sen bana gidişinle bile o kadar çok şey öğrettin ki. İnsanların gerçek yüzünü, nasıl düğün evi tefçisi ölüm evi yasçısı olduklarını, insan biriktirmenin önemini, karakterli yaşamayı, daha bir sürü şey...
Şimdi akşamüstü çayları öksüz kalacak, sohbetler buruk... Nasıl da dev bir dağmışsın gidişin hepimizi yaktı, yıktı...
İnternette hep senin gidişinin haberi, gazeteler seni yazıyor, insanlar seni soruyor, seni konuşuyor.
Gitmedin ki bilmiyorlar...
Sen sığındığım bir limandın, öyle kalacaksın. Sen yine bana facebooktan komik videolar bulup izleteceksin, haberleri okuyup sinirleneceksin, kızacaksın sonra bana hadi bi çay koy da içelim diyeceksin, anılarını anlatacaksın, sohbet sohbeti açacak kız cimcime ne zaman evleniyorsun diyeceksin...
İçim taşıyor, gücüm hiç bir şeye yetmiyor..
Hep ordasın...
Yaradanın merhameti üzerinde olsun.
Dualarımdasın.
Işıklar yoldaşın olsun...

2 Eylül 2016 Cuma

YÜK

Yoruldum gitmelerden.
Geri gelmelerden,
Geri gelememelerden.

Omuzlarım ağırlaştı nicedir.
Yüklerimi öksüz bırakmak isterdim oysa.
Ama kıyamamak duygusudur beni tutan.
Kıyılan ben olmalıyım,
Öyle gördük babadan.


Ah benim sızılı kalbim.
Ah benim anaç kalbim.
Neden anlamazsın,
Yalnızsın.
Sen bırak artık onlar sana yuva yapsın.
Sevgiye aç gönlünü.
Nefrete bürüme artık.
Öksüz bırak kötü olan ne varsa.
Bu günah senin değil inanma onlara.

30 Ağustos 2016 Salı

Ilık

Ben seni bir akşamüstü ılıklığıyla sevdim.
Rutin, tanıdık ve huzurlu...
Ilık sevdim ben seni.
Ilık bir çay, ılık bir su, ılık bir aşk...
Akşamüstlerinin o tanıdık bir ılıklığı vardır ya hani o bana seni hatırlatır hep.
Akşam yemeği havasının o ılık kokusu.
Akşam haberlerinin rutinliği ve huzuru.
İşte öyle rutin, öyle tanıdık, öyle ılık...
İlk günden beri...
Benim kalbim hep ılıktı.
Peki senin kalbin nasıl bu kadar soğuk?

10 Temmuz 2016 Pazar

DURAK

Beklemediğim durak kalmadı bu şehirde.
Binilmedik dolmuş bırakmadım.
Koşar adımlarla bitirdim sokakları.
Kulaç ata ata iteledim suları.
Soluk soluğa...

Bindiğim hiç bir dolmuş beni hayallerime götürmüyor.
Vardığım yer hep hayal kırıklığı.
Ben mecburi yolculuklar yolcusuyum.
Tüm haksızlıkların solcusu...
Tüm aşkların...


Başlangıçların ve bitişlerin hep aynı mı olması gerekir?
Bugün bir dolmuşa binsem götürür mü beni çocukluğuma?


Eskiden insanlar acıkınca yemek yer,
Susayınca su içermiş.
Dolmuşlar dolunca kalkar,
İlişkiler aşık olunca başlarmış.

Peki şimdi neden acıkmadan yiyor,
Susamadan su içiyoruz?
Dolmuşlar daha dolmadan kalkıyor artık.
İnsanlar sevmeden sevişiyor şu günlerde...

Doğru olanı mı bulmaya çalışıyoruz deneye deneye.
Benim doğrum seni ne ilgilendirir ki sahi?
Haydi toparlanında dolmayan dolmuşlara,
Aşksız ilişkilere,
Bitmeyen bencilliğimize kül olalım.

Beliriyorum!

Beliriyorum.
Hayır, hayır delirmiyorum sadece beliriyorum. Farkediliyorum da denebilir.
Deliyken ben, tanımazlardı beni. Oysa şimdi belirginim.
Ele avuca geliyorum artık ama bir tek kendime gelemiyorum.
Hala sorular var cevapsız.
Aklım bir sebze çorbası karışıklığında.
Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, ne biliyor veya bilmiyorum. Bilmiyorum.
Karmakarışık sebze çorbalarını da hiç sevmem zaten.
Ne olurdu sade ve akıcı bir aklım olaydı?
Her şeyi düşünmek bana mı kaldı?

11 Haziran 2016 Cumartesi

İçses

Son zamanlarda cümleye nasıl başlasam diye düşünmekten yazı yazmayı unutur hale geldim. Gerçi ne yazacağımı da bilmiyorum ama neyse. Ne yazacağım, neyi, nasıl, hangi lisanda yazacağım ve yazdığımı kim anlayacak…
Başlangıçlar zorluyor beni. Ya gelişme bölümünde kalayım hep ya da sonları yaşayayım. Alışmışım bir kere…
Çok başlangıç gördüm, çok bitiş, çok yarım kalış…
Gördüklerim yetmez mi hayatın acımasızlığını anlamaya, bence fazla bile geldi.  Ama kime anlatıyorum… Bitenlerden değil de başlatamadıklarımdan yana çok buruğum. İsteksizim daha fazlasına. Yorgunum biraz da. Böyle anlatınca sanki 25 yaşında değil de 55 yaşında sandın değil mi? Yok arkadaşım sadece 25 yaşındayım, sadece 25…
Mesela insanların kalpsizliğini gördüm, aynı kalp hepimizde varken hepimizde aynıyken damar sayıları bile farksızken nasıl olur da bunca kalpsizlik olur. Her şey bu kadar aynıyken nasıl bu kadar farklı olur. Sorgulamaktan yorgun düşüp başka bir uykuya teslim olmadan yazıyorum bunları. İnsan sorguladıkça inanma duygusunu kaybediyor. İnançsızlık bir insanın yaşayabileceği en vasat duygu… Ben yeterince yaşadığımı düşünüyorum, siz yaşamayın.
 Adaletsizliği gördüm örneğin…
Kıytırık bir şehirde kıytırık bir şehirlerarası otobüsünde, kıytırık bir çöp kutusunun yanında bir hayat gördüm geçenlerde… Yanından geçerken nefesimizi tuttuğumuz hani…  Orda bir hayat vardı işte, gencecik bir hayat, başlamadan bitmiş. Kırmızı ışıkta yaşıtları lüks otomobilleriyle yanında durdular ve o genç hayat çöpten bulduğu ekmek ve mısır tanelerini yemeye çalışıyordu. Başını kaldırıp baktığında gözlerinde gördüm, utancı, korkuyu, kini, nefreti, mutsuzlukla karışık umudu… Açlığı…
Ne kadar farkındayız etrafımızda olup bitenlerin, ne kadarını görüyoruz, ne kadarına sırtımızı dönüyoruz…
Benim annem beni 4 yıldır aramaz, özlemezken, yavrusu ölmüş bir kara kedinin ölen bebeğinin başında günlerce beklediğini gördüm ben.
Çocukken kurduğumuz hayallerin aslında birer yalan olduğunu, yalanın canımı nasıl acıttığını ama onları zerrece utandırmadığını gördüm.
Tek hayali anne olmak olan kadınların ömür boyu anne olmaktan vazgeçtiğini vazgeçirildiğini gördüm. Sevdiği adama sarılmak varken tabutuna sarılan nice kadınlar gördüm.  Kalbi yarım bırakılmış kadınlar… Babasının kokusunu bilmeyen çocuklar…
İnsanoğlunun her bir şeye çare bulduğunu gördüm de çocukların ölümüne çare bulduklarını göremedim. Hiç çocuk olmamış gibi acımasız olmalarına anlam veremedim. Balonları kaçtığında hiç mi ağlamadı onlar? Dizlerinde yara izleri yok mu? Hiç mi toprakta yalınayak yürümediler? Biri bana bir cevap versin…
Hayat bu mu gerçekten? Bu kadar mı görüp görebileceğimiz? Acı ve umut…
Aklı başında bir insanın bunu tereddütsüzce kabul etmesi size de saçma gelmiyor mu? Bir gün biteceğini bile bile ısrarla yaşamaya çalışıyoruz. Üzülerek hemde. Belki de her gün ağlayarak…
Her gün ateşe uyanıyoruz her gün ölüme yatıyoruz. Her gün yanıyoruz. Her gün ölüyoruz. İçimizden biri ölümsüzlüğü bulmaya mı çalışıyor ki bu kadar hevesliyiz. Bu kadar umutlu…
Onca çocuk ölürken kurşunların altında, onca hayvan acı çekerken insanların taş kalpleri, doymak bilmeyen mideleri yüzünden, doğa her gün biz biraz daha küserken sahiden siz hevesle ve umutla mı yaşıyorsunuz?
Hala anne olma hayalleri kuranlar var aramızda biliyorum. Merak etmeyin anne olmayınca yarım kadın falan olmuyorsunuz. Bu acımasız insanlığa acı çekecek bir insan evladı daha getirmemek bence en büyük annelik. Eğer bencilliğinizi durdurabilirseniz anne olma fikrini bir kere daha düşünün derim, anne olmayı her şeyden çok isteyen biri olarak…
Hepimizin hayatı sonumuzu beklemekle ve acı çekmekle geçiyor. Dahası yok… Var mı?