11 Haziran 2016 Cumartesi

İçses

Son zamanlarda cümleye nasıl başlasam diye düşünmekten yazı yazmayı unutur hale geldim. Gerçi ne yazacağımı da bilmiyorum ama neyse. Ne yazacağım, neyi, nasıl, hangi lisanda yazacağım ve yazdığımı kim anlayacak…
Başlangıçlar zorluyor beni. Ya gelişme bölümünde kalayım hep ya da sonları yaşayayım. Alışmışım bir kere…
Çok başlangıç gördüm, çok bitiş, çok yarım kalış…
Gördüklerim yetmez mi hayatın acımasızlığını anlamaya, bence fazla bile geldi.  Ama kime anlatıyorum… Bitenlerden değil de başlatamadıklarımdan yana çok buruğum. İsteksizim daha fazlasına. Yorgunum biraz da. Böyle anlatınca sanki 25 yaşında değil de 55 yaşında sandın değil mi? Yok arkadaşım sadece 25 yaşındayım, sadece 25…
Mesela insanların kalpsizliğini gördüm, aynı kalp hepimizde varken hepimizde aynıyken damar sayıları bile farksızken nasıl olur da bunca kalpsizlik olur. Her şey bu kadar aynıyken nasıl bu kadar farklı olur. Sorgulamaktan yorgun düşüp başka bir uykuya teslim olmadan yazıyorum bunları. İnsan sorguladıkça inanma duygusunu kaybediyor. İnançsızlık bir insanın yaşayabileceği en vasat duygu… Ben yeterince yaşadığımı düşünüyorum, siz yaşamayın.
 Adaletsizliği gördüm örneğin…
Kıytırık bir şehirde kıytırık bir şehirlerarası otobüsünde, kıytırık bir çöp kutusunun yanında bir hayat gördüm geçenlerde… Yanından geçerken nefesimizi tuttuğumuz hani…  Orda bir hayat vardı işte, gencecik bir hayat, başlamadan bitmiş. Kırmızı ışıkta yaşıtları lüks otomobilleriyle yanında durdular ve o genç hayat çöpten bulduğu ekmek ve mısır tanelerini yemeye çalışıyordu. Başını kaldırıp baktığında gözlerinde gördüm, utancı, korkuyu, kini, nefreti, mutsuzlukla karışık umudu… Açlığı…
Ne kadar farkındayız etrafımızda olup bitenlerin, ne kadarını görüyoruz, ne kadarına sırtımızı dönüyoruz…
Benim annem beni 4 yıldır aramaz, özlemezken, yavrusu ölmüş bir kara kedinin ölen bebeğinin başında günlerce beklediğini gördüm ben.
Çocukken kurduğumuz hayallerin aslında birer yalan olduğunu, yalanın canımı nasıl acıttığını ama onları zerrece utandırmadığını gördüm.
Tek hayali anne olmak olan kadınların ömür boyu anne olmaktan vazgeçtiğini vazgeçirildiğini gördüm. Sevdiği adama sarılmak varken tabutuna sarılan nice kadınlar gördüm.  Kalbi yarım bırakılmış kadınlar… Babasının kokusunu bilmeyen çocuklar…
İnsanoğlunun her bir şeye çare bulduğunu gördüm de çocukların ölümüne çare bulduklarını göremedim. Hiç çocuk olmamış gibi acımasız olmalarına anlam veremedim. Balonları kaçtığında hiç mi ağlamadı onlar? Dizlerinde yara izleri yok mu? Hiç mi toprakta yalınayak yürümediler? Biri bana bir cevap versin…
Hayat bu mu gerçekten? Bu kadar mı görüp görebileceğimiz? Acı ve umut…
Aklı başında bir insanın bunu tereddütsüzce kabul etmesi size de saçma gelmiyor mu? Bir gün biteceğini bile bile ısrarla yaşamaya çalışıyoruz. Üzülerek hemde. Belki de her gün ağlayarak…
Her gün ateşe uyanıyoruz her gün ölüme yatıyoruz. Her gün yanıyoruz. Her gün ölüyoruz. İçimizden biri ölümsüzlüğü bulmaya mı çalışıyor ki bu kadar hevesliyiz. Bu kadar umutlu…
Onca çocuk ölürken kurşunların altında, onca hayvan acı çekerken insanların taş kalpleri, doymak bilmeyen mideleri yüzünden, doğa her gün biz biraz daha küserken sahiden siz hevesle ve umutla mı yaşıyorsunuz?
Hala anne olma hayalleri kuranlar var aramızda biliyorum. Merak etmeyin anne olmayınca yarım kadın falan olmuyorsunuz. Bu acımasız insanlığa acı çekecek bir insan evladı daha getirmemek bence en büyük annelik. Eğer bencilliğinizi durdurabilirseniz anne olma fikrini bir kere daha düşünün derim, anne olmayı her şeyden çok isteyen biri olarak…
Hepimizin hayatı sonumuzu beklemekle ve acı çekmekle geçiyor. Dahası yok… Var mı?