Yağmur
başladı.
Cam
balkon bu gibi durumlar için müthiş bir fırsat. Bulanık bir gün ve mide
bulandırıcı…
Hani
böyle birazcık kussanız rahatlayacakmışsınız gibi…
Böyle
günlerden nefret ediyorum.
Klozet
kokusundan, sifondan klozete dökülen suyun kokusundan, dizlerimi koyduğum soğuk
mermerden ve kustuktan sonra ağzımı çalkalamaktan…
Böyle
gri günler hep hastalık günlerimin başlangıcı gibi, hastalığımın ilk günleri
gibi…
Çaresiz,
çözümsüz, umutsuz…
Her
an boğulacakmışım gibi.
Sanki
biri tüm evrenin oksijenini biri benden çalıyor gibi…
Ama
kustu hava.
Mis
bir koku kustu.
Toprağın,
ağaçların ve suyun kokusu…
Ben
toprak kokusundan çok suyun kokusunu seviyorum.
Suyun
sesini seviyorum.
Ve
hayret ediyorum, bu denli sıralı bu denli düzenli nasıl yağıyor yağmur?
Sanki
resim defterine çizilmiş gibi.
Sıra
sıra ve çizgi halinde, her bir damla biliyor sırasını, hiç biri bozmuyor
düzeni.
Tek
tek.
Sırayla.
Müthiş
bir görev bilinciyle…
Yaradan
bir tek insan denen canlıyı böyle yaratmış sanırım.
Dengeyi,
sırayı, çizgiyi bozan tek canlı insan…
Bir
yağmur damlasının diğer yağmur damlasına ahkam kestiğini sanmıyorum mesela ben.
Sırayı
bozmuyor zaten ama hadi diyelim ki rüzgar karıştı girdi araya ve bir yağmur
damlası diğerine çarptı.
Ne
oluyor?
Cinnet
geçirip kurutuyorlar mı birbirlerini?
Evlerin,
arabaların camlarında kalanlar en şanssızları mı?
Toprağa
ve bitkilere düşenler en şanslıları mı?
Sokakta
yaşayan bir insanı ya da hayvanı ıslatmak zorunda olanlar vicdan azabı çekiyor
mu acaba?
Peki
ya hiçbir işe yaramadan kuruyup gidenler?
Hayıflanır
mı dersiniz?
Kuruyana
kadar kendini önemsiz hissedip majör, manik, anksiyete, panik atak gibi
hastalıklara yakalanıp, mutsuz mu kururlar?
Ah
bu cevapsız sorular…